Emile Durkheim ve Ziya Gökalp Modernleşme Teorisi

GİRİŞ

   Modernleşme Batılı düşünürler tarafından sıklıkla Batılılaşma olarak algılanmış ve toplumları Batılı ve “Batı dışı” diye sınıflandırmalarına sebep olmuştur.  Modernizmin kökeni sömürüye dayanmaktadır. Emek, bilgi, kültür sömürüsünden bahsetmek mümkündür. Sömürüyle birlikte Batı dışı olarak adlandırdıkları toplumları kültür emperyalizmine maruz bırakarak öz kültürel değerlerini ikincilleştirmelerine sebep olmuşlardır.

   Batı modernleşmeyi kendisiyle eş tutarken modernleşmesine bakir bir coğrafya olan Amerika’nın keşfi edilip ve zenginliklerinin Avrupa’ya taşınmasıyla gerçekleştiğini görmezden gelmektedir. Burada elde edilen üstünlük ile Batı, geleneksel Doğu ile ilişkilerine yön vermek ve egemenliğini bütün yer yüzüne yaymak istemiştir. Bu bağlamda karşımıza çıkan özellik bilinçli ve sistemli bir şekil kazanan Avrupa merkeziyetçiliğinin yaygınlık kazanmasıdır. Dünya artık Batı açısından değerlendirilmekte, Batıya göre bir anlam kazanmaktadır  (COŞKUN,  2012; 290-291). Bu bağlamda Batı Doğu’nun oryantalizmini bir kusur, hastalık olarak görmüş ilacın Batı’da bulunduğunu öne sürmektedir.

   Bu doğrultuda modernleşmeye evrimci bir bakışla yaklaşan Durkheim ve  Emile Durkheim’ın görülerinden etkilenmiş olan Ziya Gökalp’in modernleşme bağlamındaki görüşleri incelenecektir. Bu iki ismin seçilme sebepleri Durkheim’ın “Toplumsal Dayanışma ve Düzen” bağlamında incelediği ve modernleşmeyi evrimci bir perspektif de incelemiş olmasına karşın Ziya Gökalp’in Türkçülük alımı etkisinde, Türkiye’nin modernleşmesine olan katkılarını anlayabilmektir.

  Ödevin genel amacı Türkiye’nin modernleşmesini ülkü edinmiş aziz Atatürk’ün de fikri hazinesinden etkilenmiş olduğu ve bu konuda Eroğul konferansına “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir” sözleri ile Ziya Gökalp’in Türkiye’nin modernleşme sürecindeki katkılarını anlayabiliyoruz bu bağlamda Ziya Gökalp’in de etkilenmiş olduğu Emile Durkheim ile Birlikte incelenmiş olmasının modernleşme sürecinin daha iyi anlaşılacak olacağını umuyorum.  Bu sebeple iki düşünürün karşılaştırılma sebebi Durkheim’ın fikri düşüncesinin gelişmemesini ve Türkçülük akımı ile bağdaştırılıp nasıl harmanlandığını görmektir. Bu çalışmanın merak noktası Ziya Gökalp’in Emile Durkheim’a ne ölçüde bağlı kalıp ne ölçüde ayrıldıklarını tespit etmektir.

  Evrimci kuram içinde yer alan düşünürler bazı açılardan farklılaşmalar da Durkheim gibi hepsi  evrimin; evrensel, kaçınılamaz, sürekli, doğal, kendiliğinden, aşama aşama  ilerleyen ve her aşamanın bir önceki aşamadan daha iyi olan geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. Emile Durkheim modernleşme kuramının dayanağı işlevselciliğin en önemli aktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Durkheim’a göre bütünleşme ya da toplumsal dayanışma (social solidarity), toplumsal dengeyi sürdürme için önem taşımaktadır (Wallace ve Wolf ‘dan aktaran KAYA, 2012; 114). Durkheim terminolojisinde düzen ve denge kilit kavramlardır. Onun başlangıç sorusu toplumların nasıl olup da dengeli ve uyumlu hale geldikleridir. İkinci soru ise toplumların nasıl geliştiği ve karmaşıklaştığıdır (Cirhinlioğlu, 1999:28). Bu merak aynı zamanda modernliği yaşayan toplumu anlama ve çözümleme çabasıdır. Durkheim, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu ve varlığını nasıl sürdürdüğünü özellikle yoğun ve hızlı bir değişme döneminin ardından nasıl yeniden kurulduğunu, geleneksel toplumların modern toplumlara, kırsal toplulukları kitlesel sanayi-kent toplumlarına doğru evrimleşmesini, işbölümünün giderek gelişmesi sonucunda toplumsal dayanışmanın dönüşüme uğramasına bağlar (Slattery, 2008:114). Bu bağlamda Emile Durkheim mekanik dayanışmaya dayanan (geleneksel / sanayi öncesi) toplum ve organik dayanışmaya dayanan (modern / sanayi) toplum olmak üzere bir sınıflandırma yapmıştır.

  Durkheim, toplumsal işbölümünü esas alarak kavramsallaştırdığı “mekanik” ve “organik dayanışma” tipolojilerinden hareketle modernliği  çözümlemektedir. “Mekanik ve organik ayrımı hem geleneksel ve modern toplumların betimsel bir sınıflamasıdır, hem de toplumsal bütünleşme biçimlerinde toplumsal yapının giderek farklılaşmasıyla ortaya çıkan değişimlerin teorik bir ifadesidir” (Turner v.d., 2010:357). Yani kısaca  Emile Durkheim’a  göre modernlik: mekanik dayanışmanın çözülmesi, organik dayanışmanın yükselmesidir.

 Durkheim mekanik dayanışma kavramı ile; nüfusun az olduğu, homojen ve yüz yüze birincil ilişkilerin kurulabildiği, işbölümünün basit olduğu güçlü bir kolektif bilincin ve yazılı olmayan kuralların baskın olduğu bir toplum yapısından bahsetmektedir. Bu toplumlarda insanlar sadece aynı şeyleri hemen hemen aynı biçimlerde yapmakla kalmazlar, aynı düşünce ve gelenekleri de paylaşırlar (KAYA,2012;115). Organik dayanışma kavramı ise; nüfusun yüksek olduğu ancak ikincil ilişkilerin kurulabilir olduğu, heterojen iş kollarının olduğu ve birbirinden farklı yetilerin ve ihtiyaç tanımlarının oluştuğu, gelişmiş iş bölümüne ve uzmanlaşmaya ihtiyaç duyulduğu, zayıf kolektif bilincin hakim olduğu, kuralların yazılı ve bütün toplumu kapsayıcı nitelikte olduğu, seküler kurumlar ve anlayışların geliştiği bir toplum yapısı olarak bahsetmektedir.

   Durkheim klasik çalışmasında  hızlı sosyal değişmelerin veya modernleşme sürecinin, toplumsal altüst oluşlara yol açtığını ve bunun da kolektif bilinci zayıflattığını savunmaktadır. Kolektif bilincin bütünleştirici gücünün/yapısının tahrip olması, geleneksel toplumla ilişkili olan bireylerin sosyal değerler üzerindeki oydaşımının veya konsensüsünün yıkılması anlamına gelir. Bu durum da, sosyal entegrasyonsuzluk ve anomiye yol açar. Durkheime göre anomi, sapma ve suçun önde gelen kaynağını oluşturur. Bu yaklaşım, modernleşme süreci ile birlikte suç oranlarının artma eğilimi gösterdiğini öngörmektedir (KIYMAZ,2013:132).

  Modernlik, sürekli bir değişimi, farklılaşmayı içeren dinamik bir süreçtir. Nüfusun artmasına paralel olarak artan işbölümü, her biri ayrı işlevi yerine getiren bu nedenle de aralarında bir bağımlılık ilişkisi bulunan yapısal anlamda farklılaşmış bir toplum doğurmuştur. Böylesine değişken ve karmaşık ilişkilere sahip toplumların nasıl oluyor da ayakta kaldığı sorusu birçok düşünce insanının cevabını bulmaya çalıştığı bir soru olmuştur. Durkheim bu soruya “kolektif bilinç” kavramıyla yanıt verir. Durkheim’a göre insan toplulukları bir arada yaşayabilmek için ortak değer, norm ve kurallara ihtiyaç duyarlar. Kolektif bilinç onları işte bu kurallara uymayı sevk edecek olan modeldir.

   Bu bağlamda geleneksel toplum olan mekanik dayanışma biçiminden modern toplum olan organik dayanışma biçimine geçişte dominant faktör ise nüfus artışıdır. Artan nüfusla birlikte işbölümü gelişir, işbölümünün ortaya çıkması, toplumları mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya götürür. Durkheim toplumsal değişmenin temelinde işbölümünü dolayısıyla teknolojiyi esas neden olarak görür (KAYA,2012:115).

   Durkheim tarafından geliştirilen modernleşme perspektifinde modernleşme, hızlı ve köklü sosyal değişmelerin toplumsal alanda bazı patolojik sonuçlar (değerlerin zayıflaması, bireyselleşme, yalnızlaşma, yabancılaşma, anomi ve toplumsal bunalımlar gibi) ürettiğini ileri sürmektedir (KIYMAZ,2013:130). Durkheim kronik anomi üzerinde odaklanmıştır. Anomiyi merkeze aldığı “İntihar” adlı çalışmasında Durkheim, modern toplumda toplumsal dayanışmanın zayıflayan yönleri üzerinden bireyin toplumla olan bağlarını sosyolojik analizine girişir. (KAYA, 2012: 116).  Durkheim, endüstrileşmenin Fransız toplumunda yarattığı köklü değişmelerin suç oranlarını arttırdığını ileri sürmüştür. Ona göre, Fransız toplumunda gerçekleşen hızlı sosyal değişme, geleneksel değer ve normların zayıflamasına yol açarak, anomik olarak tanımlanacak koşulların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Emile Durkheim’e göre anomi ise, suç oranlarının artması ile ilişkili bir unsurdur. (KIYMAZ,2013:130).

  Modernleşme olgusunun suç üzerindeki etkisi, modernleşme ile birlikte toplumda meydana gelen ekonomik, teknolojik, siyasal ve demografik gelişmelerin sosyal ve kültürel alanda yarattığı unsurlar üzerinden çözümlenmektedir. Çünkü bu alanda meydana gelen gelişmeler toplumda önemli sosyal değişmeleri tetiklemektedir. Modernleşme süreci ile birlikte; kentleşme düzeyinin artması, aile kurumunun zayıflaması, alkol ve uyuşturucu alışkanlığının gelişmesi, kültürel farklılığın ve çatışmanın artması, geleneksel değer ve bağlılıklarının zayıflaması ve enformel sosyal denetimin çözülmesi gibi gelişmeler doğrudan suç oranları ve suç kalıpları üzerinde etkili olmaktadır (KIYMAZ,2013:130). Durkheim’in aynı zamanda modern toplumun yol açtığı bunalımları anomi ve intihar konuları üzerinden tartışmaya açması, modernleşmenin sosyal ve bireysel travmalarına dikkat çekmesi bakımından önemlidir (KAYA, 2012:117).

   Osmanlı Devletinde ise değişimin ve modernleşme çalışmalarının hızı özellikle Tanzimat yıllarından sonra artış gösterirken, istikameti de belirginleşmeye başlamıştır. Bu istikamet, Batı tipi laik bir devlet ve toplumsal hayat düzenidir. Bu yeni sisteme daha kısa olarak ,modern devlet ve toplum ‟ sürece de , modernleşme ” denilebilir. Bu süreç Islahat Fermanı ile temel doğrultusunu bulmuş, II. Abdülhamid döneminde belirginleşmiş, II. Meşrutiyet döneminde sistemin işleyiş projeleri oluşturulmuş, yapılmak istenenler ana hatları ile planlanmış, Mustafa Kemal’le ise meşruiyet kazanarak, sonun başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı ve gerçekleştirilen inkılâplar söz konusu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Şüphesiz Cumhuriyet inkılâplarının en önde gelen ismi ve mimarı Mustafa Kemal’dir. Ancak Cumhuriyet’in ilanı dâhil, diğer bütün inkılâpların II. Mahmud’a kadar uzanan bir fikrî hazırlık evresi ve evrimi söz konusudur. Bu süreklilik bu güne kadar fazla vurgulanmamış olsa da özellikle Şerif Mardin, Kemal Karpat, Selim Deringil, Şükrü Hanioğlu, Mehmet Ö. Alkan ve Bedri Gencer gibi araştırmacılar Osmanlı modernleşmesinin Cumhuriyet’e uzanan sürekliliğine değinmişlerdir (GÜNDÜZ, 2010:1069).

   Osmanlı Devletinin son döneminde üç yeni düşünce akımı ortaya çıkmıştı. Bu akımlardan ilk ortaya çıkanı Osmanlıcılık olup 19. Yüzyılın sonlarına doğru İslamcılık ve onu da Türkçülük akımı izlemiştir. Bu akımın öncülerinden biri de Emile Durkheim etkisindeki Ziya Gökalp’dir. Bu bağlamda Ziya Gökalp Türkçülük ve muasırlaşma fikrine ağırlık vermek sentezci bir düşünce akımını benimsemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin  resmi tarih tezinin önemli bir teorisyen olarak din de dahil olmak üzere toplumun her alanında modernleşmeyi savunmak laik ve Batıcı bir çizgiyi temsil etmektedir (KAZÇMAZOĞLU, 2013:144).

   Gökalp ve arkadaşlarının Yeni Hayat adı verdikleri milliyetçi yönelim, başlangıçta kültürel ağırlıklı olup Yeni Lisan başlığı ile 1911’de kamuoyuna duyurulmuştur. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Cenip Yöntem’in önderliğinde çıkarılan Genç Kalemler dergisi ile dilin Türkçeleşmesi ve sadeleşmesi hedeflenmiştir (KAÇMAZOĞLU, 2015:81).

   Gökalp modernleşme yaklaşımını Durkheim sosyolojisinin uygulamasıyla millet, hars (culture), medeniyet, milli mefkure (ideal) gibi mefhumlar ilmi bir metotla işlemiştir (TUNAY,2016:76). Türkçülük akımına göre nasıl ki millileşmek asla Batılı olmaya engel değilse Türkler Batı medeniyetine akıl ve ilim ile mücehhez oldukları halde bir Türk-İslam kültürü yaratmaya çalışmışlardır. Ziya Gökalp, Batılılaşmak isterken İslamcılığı da, Osmanlılığa da bırakmamıştır. Bu bakımdan gelenekçi olduğu da söylenebilir.  

  Gökalp, bir düşünür ve eylem adamı olmanın yanında aynı zamanda bir ideologdur. Cumhuriyet rejimine dayalı yeni bir ulus-devlet yaratma ve devletin ideolojisinin oluşturulması sürecinde M. Kemal, Gökalp’tan fazlasıyla yararlanmıştır. 1923 yılında yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı çalışması Cumhuriyet Türkiye’sinin modernleşme sürecindeki temel ideolojisini biçimlendirmiştir. Gökalp, Doğu kültürünü dışlamadan Batı kültüründen de yararlanarak yeni bir sentezik “kültür modeli” oluşturmaya çalışmıştır. Gökalp, Türk siyasal, sosyal ve düşün hayatına önemli etkilerde ve katkılarda bulunmuş bir düşünür, siyaset ve eylem adamıdır. Tanzimatla başlayan Türkiye’nin modernleşme ve Batılılaşma serüveninde önemli bir köşe taşıdır (MAZLUM ,GÖLBAŞI, 2009:226).   Gökalp’in medeniyet ve hars ayırımı pratik endişelerden kaynaklanmaktadır. Batı medeniyeti içerisinde yer alarak, modern bilim ve teknolojiye ulaşmak, bağımsız, modern bir devlet kurmak. Gökalp’ın ideali Batı’dan medeniyet adını verdiği teknoloji ve bilimi alarak Türk ve Müslüman kalmaktır. Türkler Tanzimatçıların ikiliği yerine tam olarak Batı medeniyetinin değerlerini benimserlerse ve hars adını verdiği kültürü halktan alarak yaratabilirlerse bunu yapmaları mümkün olacaktır.

Ziya Gökalp’e göre o devirde memleketimizde üç fikir akımı vardı: Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık. Bu üç fikir akımı da o günün hakiki ihtiyaçların doğmuştu. Ziya Gökalp’in amacı o dönem içerisinde birbiri ile mücadele eden ve zaman içerisinde birbirine hasım hâle gelen üç fikir hareketinin müşterek noktalarına vurgu yaparak iç barışı sağlamaktı. Aynı zamanda bütün güçlerini zor zamanda birbirlerine karşı kullanmak yerine ülkeyi uçurumdan kurtaracak fikir geliştirmelerini sağlama endişesiydi. Ona göre, muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi savaş gemileri, otomobiller, uçaklar yapıp kullanabilmek demekti. Muasırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değildi. Türkleşmek, İslamlaşmak mefkûreleri arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla muasırlaşmak arasında da bir çekişme mevcut değildi. Belirli tarihe kadar, Batı’nın hangi özelliklerini almak gerektiği yolundaki yüz yıllık bir tartışmaya Ziya Gökalp da katılır. Ona göre, “Avrupa’dan yalnız ilmi ve amelî aletlerle fenlerin iktibası” gerekliydi. Bu akımların üçünü de kabul ederek, bunların, bir ihtiyacın üç muhtelif noktadan görülmüş safhaları olduğunu anlayarak “muasır bir İslam Türklüğü” yaratmak gerekliydi (Ziya Gökalp 1976: 12).   Ziya Gökalp’ın en fazla eleştirildiği husus “medeniyet ve hars” konusundaki yaklaşımıdır. Dönem içerisindeki pratik endişelerden kaynaklanan bu ayırım Türk modernleşme hareketinin karakterini ve sürecini de yansıtmaktadır.

   Bu iki sosyoloğun bilgileri ışığında benim modernleşmeye bakış açıma gelirsek ben benzerlikler kurarak ilerlemek istiyorum. Benim görüşümce modernleşmeyi Karadeniz ikliminde, 3000m yüksekliğinde üretilen deli bala benzetiyorum. Halk arasında bu balın fazla tüketilmesine bal tutulması  (bir tür zehirlenme) dendiği gibi Batı kültürünün fazla tüketilmesi de bir tür Batı tutulması yaptığı görüşündeyim. Evrimci sosyologlarca modernleşme her daim ileriyi, iyiyi temsil etmek de. Fakat geride erozyona uğramış bir toplumdan sağlıklı bir gelecek beklemek imkansız olurdu. Yani bu noktada değerli hocamız Ziya Gökalp’in fikri hazinesinin kuşkusuz katkısı ile Batılılaşmayı doğru bulurken Türklüğümüzün değerlerinin unutulmaması gerektiği kanısındayım. Bu noktada Ziya Gökalp’ten ayrıldığım nokta İslam’ın ritüeli olarak var saydığımın çoğu noktanın aslında Arap toplumunun gelenekleri olduğunu atlayıp bununda bizi kültürel bir erozyona uğrattığını fark etmeyişimiz.

    Bu bağlamda Türkiye’nin modernleşmesi bipolar bir süreç izlemektedir. Çünkü Doğululaşmayı din; Batılılaşmayı modernlik sanmaktayız. Ve toplum kendi kültürünü demode olarak algılamaya alıştırılmış durumda.  

SONUÇ

    1910’lu yıllarda Ziya Gökalp’in Durkheim’ın eserleri ve sosyoloji ile tanışması onun fikir hayatının en önemli aşaması oldu. Hars Ziya Gökalp’in  Emile Durkheim’ın “culture” kavramının Türkçeleştirme çabasının ürünüdür. Medeniyet yine kendi terminolojisi çerçevesinde muhtevasını onun doldurduğu bir kavramdır. Bu tanımlama, kavramlaştırma ve sistemleştirme faaliyeti ile teoriyi tarihe ve o güne uygulama teşebbüsü onun gayesi ile uyumludur. O, bu çabalarıyla kendi döneminin Türkiye’sinde bağımsız, sanayileşmiş, şehirli, Türk ve Müslüman kalabilmenin imkânlarını araştırmaya çalışıyordu.

   Durkheim, Batı Avrupa’da hızlı sanayileşme ve kentleşmenin yarattığı toplumsal meselelere çözüm aramak üzere düşünce üretmeye çalışıyordu. Durkheim’ın “anomi” adını verdiği geleneksel toplumlardaki gelenek ve kuralların modern şehir ve iş hayatında yıkıldığı ve yerine yenilerinin konulamadığı bir çağ egemendi. Bu kavram Durkheim’ın toplumsal düzene verdiği değerle doğru orantılı olarak değerlidir fakat Ziya Gökalp Durkheim’ın etkisinde kalmış olsa da bu kavram üzerinde durmamıştır.

   Ziya Gökalp’ın Durkheim’ın eserleri ve sosyoloji ile karşılaşması onun Türk toplumunu anlamak, çöküşten ve parçalanmaktan kurtarmak için adeta sihirli bir anahtar olmuştur. Durkheim’ın fikriyatı onun zihnindeki sorulara cevap vermek veya Osmanlı toplumunun meselelerine çözüm bulmak için düşünce geliştirmeye müsait ve sistematikti temeli oluşturmuştur.  Ziya Gökalp Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımını benimsemiş bir düşünürdür. Gökalp, Durkheim’ın fikriyatıyla Osmanlı toplumunun meselelerini ele almaya çalışmıştır. Ancak, Ziya Gökalp Durkheim’ın fikirlerinden Türk toplumunu çözülmekten, iç çatışma ve kargaşalıklar ile bölünüp parçalanmaktan kurtarmak üzere ve yeni bir Türk sosyolojisi kurmak için incelemiştir.

Dayanışma kavramını Ziya Gökalp Durkheim’dan almıştır. Durkheim tarım ve kır toplumlarının dayanışmasına mekanik, şehir toplumlarının dayanışmasına organik dayanışma adını vermektedir. Ziya Gökalp, bu iki dayanışma türünden de söz ettikten sonra bu kavramı millete uygulamıştır. O dayanışma kavramının yanında “millî dayanışma” kavramını da kullanmaktadır (Ziya Gökalp 1981: 37- 38).

KAYNAKÇA

  • Birey Ve Toplum Dergisi, Güz 2012 . Cilt 2 . Sayı 4 “Klasik Sosyolojik Perspektifte Modernleşme Tartışmaları” Mahmut Kaya
  • Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi , Cilt: 23, Sayı: 1, Elazığ-2013 “Modernleşme Ve Suç: Kuramsal Açıdan Bir Bakış” Zahir Kızmaz
  • Mustafa Kemal Ve Erken Cumhuriyet Dönemi Eğitim Ve Kültür Hayatına Abdullah Cevdet’in Etkileri 2010  Mustafa Gündüz
  • Ziya Gökalp, (1976b), Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Tc. Kültür Bakanlığı Yayınları, (Hazırlayan: İbrahim Kutluk).
  • Türk Toplumunun Çağdaşlaşmasının Kavşak Noktasında İdealist Bir Dava Adamı Ziya Gökalp: Aydın Kavramı Intellectual  Ahmet Mazlum  Haydar Gölbaşı
  • Ziya Gökalp, (1981), Makaleler Vııı, Ankara: Tc Kültür Bakanlığı Yayınları, (Hazırlayan: Ferit Ragıp Tuncor).

Türkiye’de Sosyal Politikanın Başöğretmeni “Ord. Prof. Dr. Gerhard. Kessler”

—1883 yılında Almanya-Prusya-Wilmsdorf’da doğdu.

—Alman iktisatçı, toplum bilimci.

—Akademisyen.

Gerhard Kessler, daha bir yaşındayken babası Berlin’de bir göreve atanınca, bu kez ülkenin başkentindeki o dinamik ve zengin düşünce ortamının ortasına düşmüş oldu. Berlin’in en eski ve en köklü lisesi olan “Kolonya Lisesi”nde okurken dört dil öğrendi (Eski Yunanca, Latince, İbranice, Fransızca). Yine bu okulda bir çok ünlü öğretmen, onun düşünce yapısının oluşmasına katkıda bulundu.

1901-07 yılları arasında Berlin ve Leipzig Üniversitelerinde tarih, coğrafya, iktisat ve sosyal bilimler okudu.Ders, seminer ve kitap seçme özgürlüğünü sonuna kadar kullandı. “Alman Üniversitelerinin ünlü akademi serbestiyeti” buydu. 1933 yılına kadar süren bu özgürlük, Alman üniversitelerinin başarısının anahtarıydı. Bu özgürlük ortamında, başka fakültelerin derslerini izleyebilme, öğretim üyeleri ile dostluk kurma, hatta evlerine konuk olma ayrıcalığına sahiptiler.Henüz öğrenimi sürerken, Kessler, 1905 yılında “felsefe doktorası” sınavını verdi. 1907’de de doktora tezi basıldı. Doktora tezini Roma Tarihi üzerine hazırlamıştır. 1911’de doçentliğe yükseltildi.

Eğitim sürecini tamamlayan Kessler, daha sonraki yıllarda Cumhurbaşkanı olacak olan Theodor Heuss ile birlikte, papaz olan neo-liberal görüşlü politikacı ve milletvekili Friedrich Naumann’in asistanlığını yapmıştır. Bu dönem ile birlikte bilimsel yayın faaliyetleri de başlamıştır. Gerhild, Hans, Gottfried ve Adelheit, Birinci dünya savaşı sırasında ilk önce 27 ay boyunca Fransız Cephesinde görev almış, savaşın son iki yılında ise Romanya’da idari görevleri yerine getirmek üzere görevlendirilmiştir. Savaşın bitiminin ve de Almanya’ya geri dönüşünün ardından Jena Üniversitesine Profesör olarak atanmıştır.  1926-33 yılları arasında Leipzig Üniversitesi’nde sosyal siyaset ve iktisat profesörü olarak görev yaptı .

Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve 1929 Büyük Buhranında yarı kötürüm hale gelen Almanya’da radikalizm gitgide yükseliyordu.1930/1933 yılları arasında Alman Demokratik Partisi/Devlet Partisi” üyesi olarak giderek güçlenen Nasyonal Sosyalizm karşısında aktif olarak faaliyet göstermiştir. 5 Mart 1933 seçimlerinin ardından. Hitler’in Koalisyon Hükümetinin oylarının çoğunluğuna sahip olması ile birlikte, aynı Mart ayı içeresinde Kessler’in Leipzig Üniversitesindeki profesörlüğüne son verilmiştir.

“Kessler bu dönemde yazdığı yazılarında, özgürlük, hak ve adalet alanında vermiş olduğu savaş uğruna, despot hükümet tarafından görevinden atılan ilk Alman Profesör olmanın gururunu taşıdığını ifade edecektir.”

Görevden uzaklaştırılmayı, evine saldırılar baskınlar ve cezaevine konulma izledi. Kaçmaya başladı; sık sık ev değiştiriyordu. Ailesiyle iletişimi azalmıştı.1933 yılında Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidara gelmesi üzerine görevine son verildi. Hitler rejimi tarafından muhkeme edilmeden hapsedilmişse de Hindenburg’un delaletiyle serbest bırakıldı.

Bu arada Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, yeni kurulmakta olan Üniversite ile ilgili görev önerisi (Prof.Fritz Neumark onlara önermiş), onun için bir çıkış yolu olarak göründü. Ama hem onun için, hem de ailesi için Almanya’dan çıkış izni almak için çok uğraşıldı. Ancak Türk hükümeti diplomasi kanalından ve zorlukla bunu başardı. Aralık 1933’te İstanbul’a ulaştılar.Bu tarihten itibaren Kessler 18 yıl boyunca İstanbul Üniversitesinde Sosyal Politika Kürsüsünde, sosyoloji, iktisadı bilimler, siyaset bilimi ve yerel yönetimler derslerinden de sorumlu olarak görev almıştır. 1935 yılında İktisadi Bilimler ve Sosyoloji Enstitüsünü kurmuş ve yönetmiştir. 1937 yılanda ise İktisat Fakültesinin kurulmasının ardımdan, iktisat derslerinin Hukuk Fakültesi çatısı altında verilmesi uygulamasına son verilmiştir.

Kessler 1951 yılına kadar İstanbul’da yaşamını sürdürmüştür. Savaşın ardından ilk olarak 1949 yılında Göttingen Üniversitesinde ders vermiş ve 1950 yılında Göttingen Üniversitesinde Misafir öğretim Üyesi olarak çalışmıştır. 1951 yılında ise Göttingen Üniversitesine sürekli olarak dönmüştür. Gerhard Kessler, bir çok Almanca konuşan mülteci bilim insanı gibi, işe “kütüphane ve kataloglama” ile başlamıştır. Ülkemizin en geniş iktisat meslek kütüphanesini oluşturmuş ve onu “fakültenin anası” olarak tanımlamıştır. Asistanlarına ve öğrencilerine de “Herkes anasına saygı göstersin” demiştir . Bilimin beşiği ülkelerinde gördüklerini Türkiye’de de uygulamaya çalışmışlardır. Derslerini doğaçlama anlatmışlar ve öğrencilerinin önüne yeni ufuklar açmışlardır.

O gün asistanı olan Prof.Dr.Ekmel Zadil, şu anılarını anlatıyor :

‘‘Anadolu gezilerimizde, ona 500 lira günlük harcırah verilirken, bize 150 lira verildiğinde; tüm parayı bir araya koyar ve eşit bir biçimde bizimle paylaşırdı. Yazdığı bir çok makale için para almaz; verirlerse “çeviri ücreti” diye bize aktarırdı. 1949’da Bakanlık örgütünün ve işçi sendikalarının kuruluş çalışmalarında oradan oraya karşılık beklemeden koşarken, yaşadığı bir olay da onun yaklaşımına iyi bir örnektir. İşveren sendikalarının kuruluşunda görev almasını önermek için gelen bir kişi, ona bu iş için kaç para istediğini sormuştu. Kessler çok kızmıştı; “Beyefendi her şey para değildir” diyerek onu kovmuştu.’’

Prof.Dr.Ekmel Zadil şöyle sürdürüyor :

“Paylaşımcılığı bununla bitmiyordu. Çok mütevazi bir yaşam sürerdi. Yerli malı ayakkabı giyer, çoraplarını cezaevi mahkumlarının ürettiklerinden alırdı. Parasının büyük bölümünü yoksullara ve kilise yardım sandıklarına verirdi. Kalan parasıyla kitap alırdı.”

Genç sosyoloji bilimine baktığımızda, Kessler, bu alanda ilk çalışmalarını Türkiye’de yapmıştır. Daha önceleri Fransız Durkheim Okulundan etkilenmiş olan Türk sosyoloijisine, Max Weber gibi ancak özellikle de Ferdienand Tönnies gibi Alman sosyologların kapılarını açmıştır .Türkiye’de çağdaş iktisat öğretiminin temelini attı.Sosyal Siyaset ve sendikacılık eğitiminin Türkiye’de kurucusudur.1945 yılında yayınladığı “İçtimai Siyaset” adlı kitabıyla bu alandaki ilk eseri ortaya koydu.

Kessler yalnızca yazmakla kalmadı; üniversite duvarlarının içine hapsolmadı. Teksif Sendikası Genel Başkanlığı yapan ve daha sonra da Çalışma Bakanı olan Bahir Ersoy, şunları söylüyor:

“Bir arkadaşım kolumdan tutarak bir konferansa götürmüştü. Bu toplantıda dinlediğim ve daha sonra bir çok konferansına gittiğim Gerhard Kessler, biz sendikacılar fikir kaynağı oldu.” 

Kessler, Türkiye’deki bu verimli çalışmalarının yanı sıra Almanya’nın sorunlarına da kayıtsız kalmamıştır. 1943 yılında Türkiye’deki Almanca konuşan mülteci bilim adamlarının bazıları ile birlikte “Alman Bağımsızlık Birliği”ni kurmuşlar ve yönetimi eleştirmeyi sürdürmüşlerdir.

Kessler’in Türk sosyal siyasetinin oluşumuna katkıları incelenirken, Kessler’in görüşlerini 6 başlık altında toplanabilmektedir:

  • İnsan hakları tutumu
  • Ahlakçı tutumu
  • Sınıf tutumu
  • Örgütlenme özgürlüğü ve sendikal tutumu
  • Ücret ve gelir dağılımı tutumu
  • Sosyal sigorta tutumu

1945 yılından itibaren çalışma hayatımızı düzenleyen kanunların hazırlanmasında ve kurumların oluşturulmasında büyük bir rol oynadı. Çalışma Bakanlığı, İşçi Sigortaları Kurumu, İş ve İşçi Bulma Kurumu oluşturulmasında katkıları oldu. Sonradan İktisat Fakültesi’ne dönüşen İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü’nü, Hukuk Fakültesi bünyesinde kurdu. Ülkesine dönüş tarihi olan 1951’e kadar bu enstitünün müdürlüğünü sürdürdü. 1963 yılında hayatını yitirdi.

Babası onu çok etkiledi ve kendi deyişiyle onun için bir “sembol” oldu. Hem babasının ve hem de annesinin kökleriyle bağlantısını hep sürdürdü.

“Nasıl bağlarımı koparabilirim ki… Atalarımdan kırk kişi Könisberg Üniversitesi’nde okudu.”

Yalnızca bu saptama bile, evlerinde ne derin bir düşünce ortamının var olduğunu; edebiyat, güzel sanatlar, din, siyaset ve bilimsel konularda ne canlı ve hararetli tartışmaların sürdüğünü açıklamaya yeter.

İktisat alanında ise ilk çalışması, 1907 yılında yayınlamış olduğu “Alman İşveren Kuruluşları” adlı kapsamlı çalışmasıdır. Bu çalışma, Sosyal Politika Derneğinin katkıları ile hazırlanmıştır. Titiz bir çalışma sonucunda hazırlanan bu eserinde Kessler, ilk olarak işveren kuruluşlarının tarihsel gedişim sürecini ve organizasyon yapılarını incelemektedir. Kitapta yaygN olan kanı, işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için işçilerin birleşmeleri yönünde çalışmalarda bulunmalarının doğal haklarının olduğu ve bu nedenle de mevzuatta yer alan koalisyon özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların kaldırılması gerektiği yönündedir. Çalışma şu tespitler ile son bulmaktadır: İşveren kuruluşları halen karşı mücadele aracı olarak grev sigortasını ve lokavt uygulamalarına, katılımcı toplu sözleşme ve uzlaştırma komisyonlarına göre daha sıklıkla baş vurmaktadırlar. Kitabın son cümlesi :

“…gelecek ve başarı merhametsizce sınıf kavgasını nasihat edenlerin değil, barışçıl yollarla anlaşan ve özellikle işçi haklarını tanıyanların olacaktır.” şeklindedir.

“İşveren Kuruluşlarının Çalışma Biçimleri” (Die Arbeitsnachweise der Arbeitgeberverbände) adlı bir kitap yayımlamıştır. Bu eseri hazırlamasında 2 Haziran 1910 tarihinde kabul edilen ve İmparatorluk Almanyasında ilk işe aracılık yasası olarak kabul gören “İşe Aracılık Yasası’’ etkili olmuştur. Sosyolojinin görevi, hayali bir toplum ile ilgili bilimsel spekülasyonlarda bulunmak değil, sosyal yaşamın farklı ve gerçekte ortaya çıkan görüntüyü İncelemektir. Bu görüşten yolla çıkan Kessler, tüm Türkiye’de sayısız İnceleme gezisine çıkmıştır. Anlatılana göre Kessler, Türkiye’yi kimsenin tanımadığı kadar iyi tanımaktaydı. Tüm ülkeyi batıdan doğuya, kuzeyden güneye gezdiği ve böylelikle problemleri bizzat yerinde gördüğü anlatılmıştır. İstanbul’un her köşesini tanımış ve çok sayıda büyük işletme ve madenlerde inceleme gezilerinde bulunmuştur. Gerçekleştirdiği bir maden işletmesinin incelemesi sırasında Maden Mühendislerinin kendisini Madencilik Fakültesi Profesörü olduğunu sanmalarına dahi neden olmuştur. Sahip olduğu bu yapısı nedeniyle Kessler, sürekli sosyal politika problemlerine ilişkin olarak görüşlerini açıklamış, reformlar önermiş ve bunların hayata geçirilmesinde de aktif rol üstlenmiştir.

Özellikle 1940 -1941 yıllan arasında kaleme aldığı “Türkiye’nin Sosyal Politika Problemleri” (Die sozialpolitischen Probleme der Türkei) konulu makaleleri dikkat çekicidir. Yazdığı bu makalelerde ilk olarak halen göçebe olarak yaşayan ve hayvancılık ile geçinenlerin ve de yerleşik olarak tarım ile uğraşanların sorunlarını sosyal politika perspektifinden değerlendirmiştir. Türk çiftçilerinin ekonomik açıdan desteklenmesi kapsamında özellikle hükümetin hayata geçirdiği okuma yazma kampanyalarını desteklemiş ve de köy öğretmenlerine, tarım kooperatifleri kurulması yönünde katkı sağlamaları yönünde tavsiyelerde bulunmuştur. Bunun dışında ayrıca süt sanayinin desteklenmesi gerektiğini özellikle dile getirmiştir. Esnaf ve Sanatkarlar ile Memurların sorunlarına da değinen Kessler daha sonraları klasik bir sosyal sorun olarak kabul edilmiş olan iş ve sosyal güvenlik hukukuna ilişkin reform projeleri üzerinde çalışmalarda bulunmuştur.

1936 yılında iş kanununun kabul edilmesinin ardından iş hukuku alanında kat edilen mesafeyi Kessler, yasarım yürürlüğe girmesinin ardından kısa bir süre sonra taktir ile karşılamıştır. İş hukukunun, yasanın kapsam alanına dahil olmayan İş kollarını da (madencilik, ağır sanayi, denizcilik ve tarım) kapsayacak şekilde geliştirilmesini ve de bir “Çocukların Korunması Yasasının” kabul edilmesini tavsiye etmiştir. Ancak, özellikle de pozitif koalisyon hakkının tanınması ve toplu sözleşme yolunun açılması yönünde görüşlerini dile getirmiştir.

1945 yılında Çalışma Bakanlığının kuruluşu sebebiyle vermiş olduğu tebliğinde Kessler, koalisyon özgürlüğünün önemini vurgulamıştır. Kessler’in görüşlerinin koalisyon yasaklarının kaldırılmasında ve 1947 tarihinde kısıtlayıcı da olsa Sendikalar Kanununun kabul edilmesinde önemli bir rol oynadığı tahmin edilmektedir. Koalisyon yasaklarının ortadan kaldırılması ile birlikte Kessler ve asistanı Orhan Tuna ilk Türk sendikası kurucuları arasında sayılmaktadırlar. Kessler o dönemlerde henüz herhangi bir tecrübeye sahip olmayan birinci nesil sendika yöneticilerinin yetiştirilmesi konusunda faaliyet göstermiştir. Kessler eğitimine tarih ve coğrafya alanında başlamış ve bu başlangıç onun daha sonradan kaleme alacağı iktisadi ve sosyolojik içerikli yazılarını derinden etkilenmesine neden olmuştur. Çünkü bu yazılar bize kapsamlı bir biçimde tarihsel ve coğrafi merakım gözler önüne sermektedir.

Kessler büyük bir teoriysen değildi ve bunu olmak da istemiyordu zaten.

Otoriter ve organize olmuş bir devlet idaresi ve az ya da çok ekonomi üzerine baskıda bulunma özelliklerine sahip olan tarihçi okul, özünde sosyal politika açısından etik ve motive eden yönüyle sosyal uyumsuzlukların ortadan kaldırılması ve sosyal eşitliğin sağlanması gerekliliğinden yola çıkmaktadır.

Bilimsel bir üst kavram olarak “sosyal politika” günümüzde anlamını yitirmeye başlamıştır. Bugün sosyal politika ile spesifik açıdan hukuk, siyaset bilimi, iktisat ve sosyoloji bilimleri meşgul olmaktadır. Disiplinlerin birbirlerini etkilemeleri teşvik edilse de, bu sınırlı olarak gerçekleşmektedir. Bu nedenle bugün Gerhard Kessler gibi bir bilim insanı karşımıza çıksa da ettik başlangıcı ve de gerçeklere olan bağlılığı nedeniyle tarihçi okulun en önemli temsilcisi olarak kabul edilmesi gerekmektedir ve günümüzde bizler için halen bir örnek oluşturmaktadır.

Kessler daha sonraları Türkiye tarafından kabul edilmesi ile ilgili olarak düşüncelerini şu sözler ile dile getirecektir:

“Asil ve şövalye ruhuna sahip Türk ulusuna bana bu imkanı tanıdıkları için ebediyen müteşekkir kalacağım”,

Kessler ortaya koyduğu çalışmalar yoluyla Üniversitesine teşekkür etmiş olması örnek oluşturur niteliktedir. Kessler, İstanbul Üniversitesinin çağdaş ve modern eğitim ve araştırma alanında gelişebilmesi için çok önemli katkılar sağlamıştır. Bu nedenledir ki bugün halen Gerhard Kessler’in hatıralarda canlı tutulması büyük önem taşımaktadır.

EŞ SEÇİMİNDE EBEVEYN BENZERLİK İLİŞKİSİ

  Bireylerin evlilik ilişkilerini seçtikleri eşin kendi ebeveynlerine benzer özelliklere sahip olup olmaması etkileyebilir. Hatta eş seçimi yapmaya çalışan birey kendisine benzer ya da farklı özelliklere sahip birini ararken, anne ve babasına benzer özelliklere sahip bir eş seçme eğilimi de gösterebilir. Dolayısıyla bireyin ebeveynine yönelik ilişki tutumu algısı onun hangi tutuma sahip eş seçeceğinde önemli bir belirleyici olabilir. Örneğin bir kadın babasının annesiyle olan evlilik ilişkisinde otoriter olarak algılıyorsa kendisi de otoriter bir eş seçme eğilimi gösterebilir. Ya da kendisi evlilik ilişkisinde babası gibi otoriter bir tutum sergileyebilir. Bununla birlikte kendisi otoriter tutuma sahipken otoriter tutuma sahip bir eşte seçebilir. Bu benzerliğin sebebi ebeveynler ile bireyler arasındaki genetik benzerlikten kaynaklandığını çünkü bireylerin kendi genlerinin hayatta kalmasını garantiye almak için uğraştıklarını belirtmişlerdir.  Berezkei (2004) bu yüzden seçilen eşlerin kendi anne ve babalarından her birinin özellikleriyle benzer olduğunu açıklamaktadır. Evrim teorisi de bu görüşü desteklemektedir. Bu teoriye göre eş seçimindeki kriterler, korunma ve genetik değişkenliği desteklemek için önemlidir. Eşler çok net birbirlerine benzerler çünkü bireylerin davranışları kendi genlerinin hayatta kalmasını garantiye almak istemelerine göre düzenlenir (Hamilton ve Maynar- Smith, 1964). Geher (2003) tarafından yapılan bir araştırmada da, bireyin eşinin ebeveynlerinden birine olan benzerliği ile ilişki memnuniyetleri arasında bağlantı olduğuna dair bulgular elde etmiştir.

     Bauer ve Le Doux (2002) eşler kendi ailelerinde anlaşmazlık ve birbirine yabancılaşan bir anne baba ilişkisi gözlemlemişlerse; bu durumda kendileri genellikle yapıcı olmayan eş modelleri olduklarını, bu durumun ise özellikle boşanmalarda sıkça görüldüğünü, kötü ebeveyn ilişkisinin her zaman gelecek nesil için ayrılma ve boşanma riski taşıdığını ve anlaşmazlık yaşayan veya ayrılmış olan ebeveynlerin bu etkiyi güçlendirdiğini vurgulamışlardır.

ÇATIŞMA VE BOŞANMA ETKİSİ

     Davies ve Cummings’e (1994) göre çocuklar, eşler arasındaki ilişki sorunlarını (çatışmaları) nasıl çözdüklerine tepki verirler ve onları model alırlar. Dolayısıyla çocukların duyguları ve düşünceleri buna göre şekillenir. Eğer ebeveyn, evlilik ilişkisinde sorunlarını başarılı bir şekilde çözerlerse çocukları da aynı davranışları gösterirler. Bu durum bize ebeveyn ilişkisinde gözlenen ilişki tutumunun, bireyin kendi evlilik ilişkisinde takınacağı ilişki tutumunun belirleyicisi olacağına işaret edebilir. Amato (2001) özellikle boşanmış ailelerin çocukları ebeveynlerin ayrılığından dolayı uzun yıllar etkilendiklerinden, bağlanma sorunu olan ve kendi eşlerine karşı benzer yanlışları yapan kişiler haline geldiklerini belirtmektedir. Çünkü onlar için ebeveynleri her zaman “olumsuz kadın ve erkek imajına” sahiptir.

     Kaiser’e (2004) göre bir çocuğun aile modelini boşanmış veya beraber olan bir ebeveyn modeli şekillendirir. Çocuğun cinsiyet rol modellerini ancak bir aile içinde öğrenebileceği, boşanmış ailelerin çocuklarının mutlu ve sürekli beraberlik gibi bir evlilik şanslarının az olduğu, onların gerekli olan cinsiyet ve eş rollerini kazanamadıkları belirtilmektedir (Guttmann, 1989).  

EŞ SEÇİMİ

Ebeveyn modelleri aynı zamanda eş seçimlerimizi de etkilemekte, evlilikteki ilişkimize de bu yönde etki etmektedir. Ebeveynlerin özellikle eş seçiminin yapılmasında oldukça anlamlı etkisi olmakla beraber; bu durum bireylerin belli kriterlerinin olmasına ve aynı zamanda ilişkilerinin kalitesine de yön vermektedir (Kaiser, 2004).

Freud, eş seçmeyi çocukların ana babadan karşı cins ebeveyne karşı hissettikleri yakınlık ve hayranlığa bağlamakta, bilinçdışı karmaşık süreçler yoluyla kızların babalarının, erkeklerin annelerinin özelliklerini taşıyan eşleri seçtiklerini belirtmektedir (Özgüven, 2000). Bunun yanı sıra eş seçimine yönelik iki temel ilke vardır: “Benzerlik İlkesi”ne göre, sınırlı bir bireyler grubu içerisinde yaş, ırk, din, etnik köken, toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliklerine dayanılarak seçim yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi, benzerlerin birbirini çektiği ilkesi üzerine kurulmuştur. Buna karşılık “bütünleme ilkesi” eşlerin özellikle kişilik açısın-dan farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya koymamıştır. Ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yönünde izlenimler vardır. Bu ilkenin daha geçerli olması, böyle bir seçimin sosyo-ekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca ana baba isteği ve toplumsal baskıda benzerlik ilkesi doğrultusundadır. Psikolojik gelişim, cinsel çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Karşı cinsten, aşağı yukarı aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan herhangi birine karşı heyecansal uyanış aşk olarak yorumlanabilir. Evlilik kararı ise romantik bir aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı içeren sevme kararına dayanılarak alınır (Onur, 2003). (Hasan Bozgeyikli – Emre Toprak 72 GENÇLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ ǀ Yıl: 1 ǀ Sayı: 1 )

Psikoanalitik kurama göre kişi kendilerine eş olarak karşı cins ebeveyne benzer kişileri seçerler. Odipus komplesinin çözümlenmesi ancak çocuk karşı cinsteki ebeveyni kendiyle özdeşleştirerek başarır. Bir hipoteze göre ödipal komplex erkeklerin eş seçimlerinde annelerine benzer kadınlara yöneldiklerini ve kadınların ise babalarına benzer kişileri tercih ettiklerini iddia etmektedir (Roithmayer, 2011). Eğer odipus ve elektra kompleksleri uygun biçimlerde çözümlenmezse, bu kişiler bilinçdışı tabular edinerek eşleriyle doygun bir cinsel hayatı yaşayamazlar (akt, Kantarcı 2009). Özetle psikoanalitik kuram açısından evlilik ilişkisi ele alındığında bireylerin erken dönem yaşantılarının evlilik ilişkileri üzerinde ve eş seçiminde önemli bir etken olduğu düşünülebilir. Diğer bir ifadeyle birey çocukluk dönemlerinde ebeveynde gözlemlemiş olduğu tutum ve davranışları evlilik ilişkisinde eşine karşı sergileyebilir ya da bu tutum ve davranışları sergileyebileceği eş seçimde bulunabilir.

     Bağlanma teorisi de erken dönemlerdeki eğitmenlerin veya yetiştirmede sorumlu olan bireylerle olan ilişkilerin, ileriki yaşlarda davranışları etkilediğini iddia etmektedir. Bowbly (1969) üç farklı bağlanma stilinden bahsetmektedir; güvenli bağlanma, güvensiz-çekinceli bağlanma ve güvensiz-belirsiz bağlanma. Bağlanma teorisine göre; erken yaşlarda bakım veren kişiyle kurulan ilişkinin, yetişkinlik döneminde kurulan ilişkilerdeki bağlanma türünü etkilemesidir. Bireyler kendi ebeveynlerden birine gösterdikleri bağlanma türüne benzer eşler ararlar (Roithmayer, 2011).

      Sosyal öğrenme kuramında da çocuk tarafından gözlemlenen ebeveyn evlilik ilişkisine yönelik davranışlar çocuğun kendi davranışları üzerinde büyük etkisinin olduğu ve kişinin eşine karşı sergilemiş olduğu uyumsuz davranışları ebeveyninden gözlem yoluyla öğrendiği savunulmaktadır (Bandura, 1979). Eş seçimlerimiz, eşimizle olan ilişki tutumumuz ve ilişkimizin devamlılığı açısından incelendiğinde ebeveynlerimizin ilişkisindeki tutumları algılayışımız önemli bir yer tutmaktadır.

Evlilik kararı ise romantik bir aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı içeren sevme kararına dayanılarak alınır (Onur, 2003).Erciyes Üniversitesinin 2012-2013 öğretim yılı bahar döneminde çeşitli fakültelerinde son sınıfta öğrenim gören 556 öğrenciyle yapılan araştırma ışığında bu tez kanıtlanmıştır.

  • Bu bulgulara göre kadın ve erkek üniversiteli gençlerin eş seçiminde en önemli olarak gördükleri ilk kriter evlenilecek kişinin kişilik özelliği olarak öne çıkmıştır.
  • Araştırmada üniversiteli gençlerin eş seçiminde ikinci düzeyde önemli olarak gördükleri kriter ise “dini inanç” kriteri olarak ortaya çıkmıştır.
  • Araştırma bulgularında kadın ve erkek üniversiteli gençlerin eş seçiminde üçüncü ve dördüncü düzeyde önemli gördükleri kriterler açısından farklılık olduğu tespit edilmiştir.
  • Kadın katılımcılar üçüncü sırada sevgi/aşk, dördüncü sırada eğitim düzeyi kriterini önemli görürken; erkek katılımcılar üçüncü sırada bekaret, dördüncü sırada fiziksel çekicilik kriterini önemli görmüşlerdir.
  • Sevgi/aşk kriteri erkek katılımcılarda altıncı sırada önemli olarak görülürken; eğitim düzeyi ise dokuzuncu sırada önemli olarak görülmüştür.
  • Erkeklerin üçüncü sırada önemli olarak gördükleri bekaret kriteri ise kadın katılımcılarda yedinci sırada önemli olarak görülürken; fiziksel çekicilik kriteri altıncı sırada önemli bir kriter olarak görülmüştür.
  • Kadın ve erkek üniversiteli gençlerin eş seçiminde üçüncü ve dördüncü sırada önemli olarak gördükleri kriterler arasında ortaya çıkan bu farklılığın çeşitli araştırmaların (Bacanlı, 2001; Bener, 2011; Civil ve Yıldız, 2010; Ondaş, 2007; Yıldırım, 2007) sonuçlarıyla tutarlılık göstermektedir. Yapılan bu araştırmalarda özellikle erkeklerin bekaret konusunu çok önemli olarak gördükleri ortak bir bulgu olarak ortaya çıkmıştır. Fiziksel çekicilik kriteri de erkeklerin kadınlara oranla daha çok önemsedikleri bir kriter olarak ortaya çıkmaktadır.
  • Fiziksel çekiciliğin erkek için neden daha önemli olduğu konusunda Buss (1994), “eş seçiminde erkekler için potansiyel eşin fiziksel çekiciliği daha önemliyken; kadınlar için, potansiyel eşin statüsü, ekonomik kaynakları ve kendisine ve çocuklarına yatırım yapma konusundaki isteği gibi özellikler daha önemlidir” şeklinde bir açıklama getirmektedir.
  • Bununla birlikte fiziksel çekicilik, kadında gençlik, sağlık ve “doğurganlık” gibi özelliklerin bir göstergesi olarak görüldüğü için, erkeklerin, “üreme başarısını” arttırmak amacıyla, fiziksel olarak çekici bir kadın seçme yönünde bir eğilim içinde oldukları belirtilmektedir (Buss, 1994).
  • Öte yandan, kadınların ise üreme başarısını arttırmak için, fiziksel çekiciliğe sahip bir erkekten ziyade, kaynakların kontrolünü elinde bulunduran yüksek statülü bir erkek seçme yönünde bir eğilime sahip olduklarını iddia etmektedir (Buss, 1994).
  • Araştırmada öne çıkan diğer bir bulguda kadın ve erkek bütün üniversiteli gençlerin aynı ırktan olma ve siyasi görüş kriterlerini çok da önemli olarak görmediklerine ilişkindir.
  • Erkek üniversitelilerin üçüncü sırada bekareti ve dördüncü sırada fiziksel çekiciliği önemli buldukları kadın katılımcıların ise üçüncü sırada sevgi/aşk ve dördüncü sırada eğitim düzeyi kriterini önemli buldukları tespit edilmiştir.

KAYNAKÇA

ÜNİVERSİTELİ GENÇLERİN EŞ SEÇİM
KRİTERLERİNİN SIRALAMA YARGILARIYLA ÖLÇEKLENMESİ
Hasan Bozgeyikli – Emre Toprak**

Ebeveyn İlişki Tutumu Algısı Ölçeğinin Geliştirilmesi Ve Psikometrik Özelliklerinin İncelenmesi
Eyüp ÇELİK, Gönül ÖZİŞ

Narsisistik Kişilik Bozukluğu ve Aşağılık Kompleksi

Narsisistik Kişilik Bozukluğu

Narsisizm terimini ilk kullanan kuramcılardan biri olan Freud (1914), narsisizmi benlik sevgisi (self-love), başka bir deyişle, libidinal enerjinin benliğe yatırımı olarak tanımlamıştır. Freud, birincil ve ikincil narsisizm olmak üzere iki tür narsisizmden bahsetmiştir. Birincil narsisizmi bebeğin kendisinden ve kendi vücudundan aldığı cinsel haz olarak tanımlarken, bu narsisizmi normal cinsellik gelişiminin olağan bir evresi olarak yorumlamıştır. Freud, sağlıklı bir gelişimde, çocuğun birincil narsisizmi nesnelere, özellikle de çocuk için ilk nesne olan anneye yönlendirebildiğini ve böylece nesne sevgisinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Ancak sevgi nesnesinin hem duygusal hem de fiziksel olarak ulaşılabilir olmadığı durumlarda, çocuğun bu birincil narsisizmi sürdürme eğiliminde olduğunu, bu durumun da anormal olarak adlandırılan ikincil narsisizm ile sonuçlandığını vurgulamıştır. İkincil narsisizmde ise birey, kendilik sevgisini nesneye aktaramadığı için sadece kendini sevmeye devam etmekte ve dolayısıyla başkasını sevmek ya da bir ilişki içinde yer almak gibi konularda zorluklarla karşılaşmaktadır.

Sigmund Freud

 Horney (1939) de narsisizm üzerine fikirler öne sürmüş ve narsisizmi benliğin abartılması (self-inflation) olarak tanımlamıştır. Horney’e göre narsisistik bireyler, gerçekçi olmayan, öte yandan abartılan değerleri/özellikleri için kendilerini çok sevmekte ve yine bu özellikleri için kendilerine hayran olmaktadır. Horney, narsisizmin nedeni olarak çocukluk yaşantılarına dikkat çekmiş ve Freud ile paralel noktalara değinmiştir. Çocukluk dönemi sırasında duygusal bağlanmanın zayıflaması sonucu bireyin sevme kapasitesini kaybettiğini, özgüveninin zayıfladığını ve tüm bunlar sonucunda da bireyin gerçek kişiliğini bastırdığını belirtmiştir. Ayrıca narsisizmin ortaya çıkmasında ebeveyn rollerine dikkat çekmiş; otoriter, hırslı, kendini feda eden ebeveyn tarzlarının, narsisizmin gelişiminde etkili olduğunu çünkü bu ebeveyn tarzlarının, çocuklara, “kabul edilmek veya sevilmek için olduğundan daha farklı olmalısın” yönünde mesajlar ilettiğini vurgulamıştır.

Otto Kernberg (1975) de narsisizm üzerine yapılan tartışmalara dâhil olmuş, narsisizmi normal ve patolojik narsisizm olmak üzere ikiye ayırmıştır. Normal narsisizmi libidinal enerjinin benliğe yatırımı olarak tanımlamış ve bu yatırımı ödipal gelişiminin bir evresi olarak ele almıştır. Patolojik narsisizmi ise bölme ve kopukluk gibi ego savunmalarının çok yoğun olduğu sınır kişilik örgütlenmesinin bir alt tipi olarak tanımlamıştır. Kernberg ayrıca patolojik narsisizmin özelliklerini; ben merkezci olma, onay ve hayranlık ihtiyacı, empati yoksunluğu, büyüklenmeci düşünceler, yüzeysel duygular gibi özellikler ile tanımlamıştır. Ayrıca narsisistik bireylerin ilişkilerinde çıkarcı ve zarar veren davranışlar sergilediğini belirtmiştir. Dahası bu kişilerin ilişkilerinde haset, kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde hissettiklerine değinmiştir. Tüm bunlara ek olarak, patolojik narsisizm özellikleri gösteren bireylerin üzüntü, suçluluk gibi depresif duygu-durumlarını gösterme konusunda dirençli olduklarına vurgu yapmıştır.

Otto F. Kernberg

DSM-5 ‘de (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)  Narsisistik Kişilik Bozukluğunun tanı kriterleri :

  1. Büyüklenmeci Benlik
  2. Sınırsız Güç Ve Başarı İle İlgili Fanteziler
  3. Özel Biri Olma Yönündeki İnanışlar
  4. Hayranlık Arayışı,
  5. Empati Yoksunluğu
  6. İlişkilerde Çıkarcı Olma Yönündeki Tavır Ve Davranışlar
  7. Kibirli/Tepeden Bakan Davranış Ve Tutumlar
  8. Haklı Olma Yönünde İnanışlar
  9. Haset Duygusu Olarak Tanımlanmış Ve En Güncel Halini Almıştır.

Bir hastanın NKB tanısı alması için bu kriterlerden en az 5 tanesini karşılaması gerekmektedir (APA, 2013).

Bilişsel yaklaşımın öncülerinden olan Beck, narsisizmin ardındaki temel düşüncelerin aşağılık olma ve değersizlik hisleri ile ilişkili olduğunu vurgulamıştır. Bu temel düşünceler, özgüvenin tehdit altında olduğu durumlarda ortaya çıkarken diğer durumlarda ise üstün olma düşüncesi bu hislerin telafisi noktasında işlev görmektedir. Diğer bir deyişe göre, bireyler aşağılık olma ve eksiklik hisleri ile baş etmek için özel olduklarına inanmakta, diğer insanlardan da kendilerini özel hissettirecek davranışlar sergilemelerini beklemektedir. Bu nedenle de üstün bireyler olduklarını göstermek için kanıt toplama eğilimindedirler. Beck’e göre narsisizmdeki diğer önemli bir konu ise duygulardır. Narsisistik bireyler suçluluk, üzüntü gibi duyguları olumlu imajlarına tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle terapi sürecinde olumsuz duygu hissettiklerinde veya zayıflıkları ile karşılaştıklarında, bu konular üzerinde konuşmak istememekle beraber terapistten de olumlu duygularını onarmasını beklemektedirler.

Söz konusu aşağılık hissini ve bu histen uzaklaşmak için oluşturulan üstünlük savunmalarının önemini bütüncül bir şekilde vurgulayan bir diğer önemli kuramcı ise Alfred Adler’dir. Diğer kuramcılara nazaran Adler’in aşağılık ve üstünlük hislerine daha fazla vurgu yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır zira aşağılık ve üstünlük hisleri Adler’in kuramını oluşturan en önemli iki kavram olarak karşımıza çıkmaktadır (Adler, 1929).

AŞAĞILIK KOMPLEKSİ

Aşağılık kompleksi, Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu Alfred Adler tarafından ortaya atılan ve kişinin bazı yönlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetmesine neden olan karmaşasına verilen addır. Adler’e göre aşağılık hisleri evrensel hisler olup, bireylerin başarı için çabalamasına yol açar. Ancak bu hislerin çözümlenmemesi durumunda bireylerin telafi edemeyeceği aşağılık hislerinin baskın olduğu aşağılık kompleksi ortaya çıkmaktadır. Adler’e göre organlardaki yetersizlikler, çocuğun şımartıldığı ya da ihmal edildiği aile ortamları aşağılık kompleksinin ortaya çıkmasındaki en önemli nedenlerdir (Schultz & Schultz, 2013).

Bu komplekse sahip kişilerde genellikle kendini ispat etme çabası görülür. Sıklıkla farkına varılmaz ve telafi etme düşüncesi kişileri eziyet içine sürükler ve şaşırtıcı bir kazanım veya aşırı bir antisosyal davranışla sonuçlanır. Özgüven eksikliği, saplantı bozuklukları, kültürel yozlaşma ve aşağılık kompleksinin nedenleri arasında gösterilebilir. Psikiyatrik bir hastalıktan çok psikolojik bir durumdur.

AŞAĞILIK KOMPLEKSİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

 En çok göze çarpan detay kendini ispat etme çabasıdır. Kişiler kendilerini sürekli hem başkalarına hem de kendilerine ispat etme çabası içindedirler. Kendinde olduğunu düşündüğü yetersizliği telafi etmek için olağanüstü çaba harcar.

AŞAĞILIK KOMPLEKSİNE SAHİP OLAN İNSANLARI NASIL TANIYABİLİRİZ?

 İlk dikkat çeken davranış eleştiriye yönelik aşırı tahammülsüzlüktür. Sürekli övülme ihtiyacı duyan ve kendilerinden bahsedilmesini isteyen bu kişiler başkalarıyla kıyas halindedirler. Yani sürekli başkaları tarafından onaylanmak isteyen ve daha da önemlisi başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı duyan bu kişiler her şeyi karşılaştırma yoluyla anlamaya çalışmaktadırlar. Bu da oldukları kişi ile olmak istedikleri kişi arasındaki uçurumu hem anlatmakta hem de aşağılık kompleksinin en önemli belirtileri arasında yer almaktadır.

ÜSTÜNLÜK KOMPLEKSİ

Üstünlük kompleksi, Alfred Adler tarafından ortaya atılan Bireysel Psikolojinin temel ilkelerinden biridir. Kişinin doğuştan var olan aşağılık kompleksine dayanarak kendini diğer insanlardan daha üstün görme, yüceltme karmaşasıdır. Üstünlük kompleksi, aşağılık olma hissinin aşırı telafisi olarak tanımlamıştır. Adler, üstünlük kompleksinin olduğu durumda mutlaka görünürde ya da arka planda az ya da çok aşağılık kompleksinin var olduğunu dile getirmiştir (Adler, 1929). Üstünlük kompleksinin işlevi üstünlük taslayarak altta yatan aşağılık kompleksini maskelemektir (Boore, 1997).

SOSYAL İLGİ

Adler sosyal ilgi kavramını, bireyin diğer insanlar ile işbirliği kurarak kişisel kazançtan ziyade sosyal gelişim için çabalaması olarak tanımlamıştır. Ayrıca bu kavram toplumdaki insanlara yönelik empati olarak da betimlenmiştir. Adler, sosyal ilgiyi sağlıklı gelişimin göstergesi olarak görmüştür. Adler’e göre sağlıklı bireyler sosyal toplumdaki diğer kişilerin refahı için çabalarken; anormal gelişimdeki bireyler sadece kendi üstünlükleri için çabalamaktadır. Adler herkesin sosyal ilgi potansiyelinin olduğunu ancak sosyal ilgi gelişiminin çocukluk döneminde başladığını belirtmiştir. Bu nedenle de sosyal ilgi gelişimindeki ebeveyn rolünün önemine vurgu yapmıştır. Adler’e göre çocukluk yıllarında birey annesi tarafından desteklenmez ise, çocuk ihmal edilmiş ve sevilmemiş hissedebilmektedir. Buna paralel olarak, eğer baba duygusal olarak kopuk ise çocuk sosyal ilgi yerine kişisel üstünlük düşüncesi geliştirebilmektedir. Babanın despot ve otoriter olduğu durumlarda ise birey kişisel güçlülük ve üstünlük için çabalama eğiliminde olmaktadır (Feist & Feist, 2008).

TERAPİ SÜRECİ

Adlerci Terapinin altı aşaması ve her aşamanın içerdiği amaçlar ve teknikler incelenmiştir.  Adlerci Terapiye genel olarak bakıldığında, bu terapi yaklaşımına ait asıl amacın sosyal ilgiyi güçlendirmek, başka bir deyişle, bireyin sosyal toplum hissini kuvvetlendirmek olduğu görülmüştür. Bu amaç gerçekleştirildiğinde, bireylerin eşitlik hissini tecrübe edecekleri ve sosyal ortama katılım konusunda daha motive olacakları belirtilmiştir.

  • Aşama 1 –Terapötik İlişkinin Kurulması: Bu ilk aşamadaki amaç danışana güvenli, sıcak, empatik ve anlayışlı bir terapi ortamının sağlanmasıdır. Terapistin görevi sıcak bir terapi ortamı sağlayarak danışanın eşitliğe, dürüstlüğe ve saygıya dayalı bir ilişki tecrübe etmesine olanak sağlamaktır. Bu ortam sağlandığında danışan, terapist ile beraber çalışabileceklerini, sorunlarının üstesinden beraber gelebileceklerini öğrenmektedir (Stein & Edwards, 2002).
  • Aşama 2- Değerlendirme: Bu aşamadaki amaç danışanın kişilik özellikleri ve sosyal ilişkileri konusunda bilgi toplamak ve toplanan bilgiler ışığında da değerlendirme yapmaktır. Bu süreç içerisinde edinilmesi gereken bilgiler, danışanın aşağılık hislerini, toplumsal ilgisini, iş yaşantısını, romantik hayatını ve diğer insanlara karşı olan tutumlarını kapsamaktadır. Ayrıca bu aşamada bireylerin erken dönem çocukluk hatıralarının ele alınması bireyin dünya/benlik/diğer insanlar hakkında sahip olduğu dünya görüşünün anlaşılması için gerekli olan temel öğelerdendir. Tüm bunlara ek olarak, terapist bu aşamada danışanın semptomlarına, okul hayatına, sağlık problemlerine, önceki terapi deneyimlerine, rüyalarına, yetiştiği kültüre, romantik ve sosyal ilişkilerindeki işlevselliğine dair bilgiler edinmelidir (Stein & Edwards, 2002).,
  • Aşama 3- Cesaretlendirme ve Açıklığa Kavuşturma: Danışan problemlerinin üstesinden geldikçe cesaret hissi gelişmektedir. Bu nedenle terapist danışanın terapiye başvurarak yardım arama davranışını dile getirerek danışanın problemleri hakkında farkındalığının olduğunu, bunun için yardım almak için terapiye başvurduğunu belirterek, danışanı süreç içinde cesaretlendirir. Ayrıca terapist danışanın fiziksel aktivitelerini artırarak, danışanın kendine güvenini ve cesaretini destekleyebilir.
  • Aşama 4- Yorumlama: Önceki aşamalarda problemleri ve kişilik örüntüsü hakkında içgörü kazanan danışan bu aşamada değişim istemektedir. Başka bir deyişle, eskiden kullandığı davranış kalıplarını kırıp bunları yenileri ile değiştirmek istemektedir. Bu aşamada terapiste düşen görev ise danışanın değişim çabalarını desteklemek olacaktır (Stein & Edwards, 2002).
  • Aşama 5-Yaşam Tarzının Yeniden Şekillendirilmesi: Bu aşamadaki amaç danışanın yaşam tarzının değiştirilmesi, başka bir deyişle, aşağılık kompleksine ait etkinin azaltılması ve sosyal ilginin artırılmasıdır. Ayrıca üstünlük kompleksinin toplumsal yarar doğrultusunda evrilmesi bu aşamadaki diğer bir amaçtır. Bu amaçlar doğrultusunda terapist, imgeleme, canlı betimlemeler, canlandırma gibi teknikler kullanarak geçmiş yaşantıların etkisinin değiştirilmesi konusunda danışana yardımcı olabilmektedir (Stein & Edwards, 2002).
  • Aşama 6- Meta Terapi: Meta-terapi kişilik gelişiminin bir bütün olarak tamamlanması anlamına gelmektedir. Terapinin bu aşamasına çok az danışan ulaşabilmektedir. Bu aşamadaki amaç bireyin yaratıcı gücünün ve danışanın tüm potansiyelinin ortaya çıkarılmasıdır (Stein & Edwards, 2002).

TERAPİ NOTLARI

M. T. 24 yaşında bir erkek danışandır. Ailesi, annesi, babası ve kendinden bir yaş büyük olan ablasından oluşmaktadır. M. T. Makine Mühendisliği bölümünden mezun olmuştur ve aynı bölümde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Yüksek lisans eğitiminin yanı sıra özel bir şirkette mühendis olarak çalışmaktadır. Ankara’da bir arkadaşı ile evde kalırken, ailesi ise ablasının yanında, farklı bir ilde yaşamaktadır. M. T.’nin önemli bir şikâyetinin ise öfke olduğu öğrenilmiştir. Edinilen bilgilere göre, arkadaşlarına takılmaktan keyif almakta ancak arkadaşları kendisine takıldığında veya şaka yaptığında bu durumdan rahatsız olmaktadır. Son yaşadığı bir olayda, arkadaşının kendisine takıldığı, arkadaşını durması yönünde uyardığı ancak arkadaşının devam etmesi üzerine, arkadaşının yüzüne vurduğu öğrenilmiştir. M. T. bu konu ile ilişkili olarak kendisine şaka yapıldığında bu durumu tolere edemediğini vurgulamıştır. M. T. ayrıca yeme davranışı ile ilgili şikâyet getirmiş, moralinin bozuk olduğu, üzüntülü, öfkeli hissettiği durumlarda kendisini yemeğe verdiğini belirtmiştir.Aile yaşantısına bakıldığında, annesi duygusal olarak soğuk ve duygularını ifade etmeyen biridir. Babası ise bir anda öfke patlaması yaşayan, agresif ve eleştirel biridir.Sosyal hayatına bakıldığında, M. T. aynı kişiler ile zaman geçirmek istememektedir çünkü aynı kişiler ile zaman geçirdiğinde sıkılmaktadır. Bu tarzının altında yatan diğer bir neden ise aynı kişiler ile zaman geçirmesinin, kendisi ile ilgili daha fazla bilgi vermesi gerektiği anlamına gelmesidir.M. T.’nin güçlü, üstün, yetenekli olmak konularına birçok kez vurgu yaptığı gözlenmiştir. Örneğin, “Ayağım kırılsa, ayağımı sarar devam ederim”, “Cidden güçlü bir kişiyim isterseniz bilek güreşi ile test edelim”, “Başkalarının yardımına ve ilgisine ihtiyacım yok, çünkü ben bütün güçlüklerin üstesinden gelebilirim” vb. kullandığı cümleler bu güçlülük vurgusunu örnekler niteliktedir.

KAYNAKÇA

K. SELVİ, Narsisistik Kişilik Bozukluğunun Adler’in Aşağılık ve Üstünlük Kompleksleri Açısından Analizi: Bir Olgu Çalışması