GİRİŞ
Modernleşme Batılı düşünürler tarafından sıklıkla Batılılaşma olarak algılanmış ve toplumları Batılı ve “Batı dışı” diye sınıflandırmalarına sebep olmuştur. Modernizmin kökeni sömürüye dayanmaktadır. Emek, bilgi, kültür sömürüsünden bahsetmek mümkündür. Sömürüyle birlikte Batı dışı olarak adlandırdıkları toplumları kültür emperyalizmine maruz bırakarak öz kültürel değerlerini ikincilleştirmelerine sebep olmuşlardır.
Batı modernleşmeyi kendisiyle eş tutarken modernleşmesine bakir bir coğrafya olan Amerika’nın keşfi edilip ve zenginliklerinin Avrupa’ya taşınmasıyla gerçekleştiğini görmezden gelmektedir. Burada elde edilen üstünlük ile Batı, geleneksel Doğu ile ilişkilerine yön vermek ve egemenliğini bütün yer yüzüne yaymak istemiştir. Bu bağlamda karşımıza çıkan özellik bilinçli ve sistemli bir şekil kazanan Avrupa merkeziyetçiliğinin yaygınlık kazanmasıdır. Dünya artık Batı açısından değerlendirilmekte, Batıya göre bir anlam kazanmaktadır (COŞKUN, 2012; 290-291). Bu bağlamda Batı Doğu’nun oryantalizmini bir kusur, hastalık olarak görmüş ilacın Batı’da bulunduğunu öne sürmektedir.
Bu doğrultuda modernleşmeye evrimci bir bakışla yaklaşan Durkheim ve Emile Durkheim’ın görülerinden etkilenmiş olan Ziya Gökalp’in modernleşme bağlamındaki görüşleri incelenecektir. Bu iki ismin seçilme sebepleri Durkheim’ın “Toplumsal Dayanışma ve Düzen” bağlamında incelediği ve modernleşmeyi evrimci bir perspektif de incelemiş olmasına karşın Ziya Gökalp’in Türkçülük alımı etkisinde, Türkiye’nin modernleşmesine olan katkılarını anlayabilmektir.
Ödevin genel amacı Türkiye’nin modernleşmesini ülkü edinmiş aziz Atatürk’ün de fikri hazinesinden etkilenmiş olduğu ve bu konuda Eroğul konferansına “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir” sözleri ile Ziya Gökalp’in Türkiye’nin modernleşme sürecindeki katkılarını anlayabiliyoruz bu bağlamda Ziya Gökalp’in de etkilenmiş olduğu Emile Durkheim ile Birlikte incelenmiş olmasının modernleşme sürecinin daha iyi anlaşılacak olacağını umuyorum. Bu sebeple iki düşünürün karşılaştırılma sebebi Durkheim’ın fikri düşüncesinin gelişmemesini ve Türkçülük akımı ile bağdaştırılıp nasıl harmanlandığını görmektir. Bu çalışmanın merak noktası Ziya Gökalp’in Emile Durkheim’a ne ölçüde bağlı kalıp ne ölçüde ayrıldıklarını tespit etmektir.
Evrimci kuram içinde yer alan düşünürler bazı açılardan farklılaşmalar da Durkheim gibi hepsi evrimin; evrensel, kaçınılamaz, sürekli, doğal, kendiliğinden, aşama aşama ilerleyen ve her aşamanın bir önceki aşamadan daha iyi olan geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. Emile Durkheim modernleşme kuramının dayanağı işlevselciliğin en önemli aktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Durkheim’a göre bütünleşme ya da toplumsal dayanışma (social solidarity), toplumsal dengeyi sürdürme için önem taşımaktadır (Wallace ve Wolf ‘dan aktaran KAYA, 2012; 114). Durkheim terminolojisinde düzen ve denge kilit kavramlardır. Onun başlangıç sorusu toplumların nasıl olup da dengeli ve uyumlu hale geldikleridir. İkinci soru ise toplumların nasıl geliştiği ve karmaşıklaştığıdır (Cirhinlioğlu, 1999:28). Bu merak aynı zamanda modernliği yaşayan toplumu anlama ve çözümleme çabasıdır. Durkheim, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu ve varlığını nasıl sürdürdüğünü özellikle yoğun ve hızlı bir değişme döneminin ardından nasıl yeniden kurulduğunu, geleneksel toplumların modern toplumlara, kırsal toplulukları kitlesel sanayi-kent toplumlarına doğru evrimleşmesini, işbölümünün giderek gelişmesi sonucunda toplumsal dayanışmanın dönüşüme uğramasına bağlar (Slattery, 2008:114). Bu bağlamda Emile Durkheim mekanik dayanışmaya dayanan (geleneksel / sanayi öncesi) toplum ve organik dayanışmaya dayanan (modern / sanayi) toplum olmak üzere bir sınıflandırma yapmıştır.
Durkheim, toplumsal işbölümünü esas alarak kavramsallaştırdığı “mekanik” ve “organik dayanışma” tipolojilerinden hareketle modernliği çözümlemektedir. “Mekanik ve organik ayrımı hem geleneksel ve modern toplumların betimsel bir sınıflamasıdır, hem de toplumsal bütünleşme biçimlerinde toplumsal yapının giderek farklılaşmasıyla ortaya çıkan değişimlerin teorik bir ifadesidir” (Turner v.d., 2010:357). Yani kısaca Emile Durkheim’a göre modernlik: mekanik dayanışmanın çözülmesi, organik dayanışmanın yükselmesidir.
Durkheim mekanik dayanışma kavramı ile; nüfusun az olduğu, homojen ve yüz yüze birincil ilişkilerin kurulabildiği, işbölümünün basit olduğu güçlü bir kolektif bilincin ve yazılı olmayan kuralların baskın olduğu bir toplum yapısından bahsetmektedir. Bu toplumlarda insanlar sadece aynı şeyleri hemen hemen aynı biçimlerde yapmakla kalmazlar, aynı düşünce ve gelenekleri de paylaşırlar (KAYA,2012;115). Organik dayanışma kavramı ise; nüfusun yüksek olduğu ancak ikincil ilişkilerin kurulabilir olduğu, heterojen iş kollarının olduğu ve birbirinden farklı yetilerin ve ihtiyaç tanımlarının oluştuğu, gelişmiş iş bölümüne ve uzmanlaşmaya ihtiyaç duyulduğu, zayıf kolektif bilincin hakim olduğu, kuralların yazılı ve bütün toplumu kapsayıcı nitelikte olduğu, seküler kurumlar ve anlayışların geliştiği bir toplum yapısı olarak bahsetmektedir.
Durkheim klasik çalışmasında hızlı sosyal değişmelerin veya modernleşme sürecinin, toplumsal altüst oluşlara yol açtığını ve bunun da kolektif bilinci zayıflattığını savunmaktadır. Kolektif bilincin bütünleştirici gücünün/yapısının tahrip olması, geleneksel toplumla ilişkili olan bireylerin sosyal değerler üzerindeki oydaşımının veya konsensüsünün yıkılması anlamına gelir. Bu durum da, sosyal entegrasyonsuzluk ve anomiye yol açar. Durkheime göre anomi, sapma ve suçun önde gelen kaynağını oluşturur. Bu yaklaşım, modernleşme süreci ile birlikte suç oranlarının artma eğilimi gösterdiğini öngörmektedir (KIYMAZ,2013:132).
Modernlik, sürekli bir değişimi, farklılaşmayı içeren dinamik bir süreçtir. Nüfusun artmasına paralel olarak artan işbölümü, her biri ayrı işlevi yerine getiren bu nedenle de aralarında bir bağımlılık ilişkisi bulunan yapısal anlamda farklılaşmış bir toplum doğurmuştur. Böylesine değişken ve karmaşık ilişkilere sahip toplumların nasıl oluyor da ayakta kaldığı sorusu birçok düşünce insanının cevabını bulmaya çalıştığı bir soru olmuştur. Durkheim bu soruya “kolektif bilinç” kavramıyla yanıt verir. Durkheim’a göre insan toplulukları bir arada yaşayabilmek için ortak değer, norm ve kurallara ihtiyaç duyarlar. Kolektif bilinç onları işte bu kurallara uymayı sevk edecek olan modeldir.
Bu bağlamda geleneksel toplum olan mekanik dayanışma biçiminden modern toplum olan organik dayanışma biçimine geçişte dominant faktör ise nüfus artışıdır. Artan nüfusla birlikte işbölümü gelişir, işbölümünün ortaya çıkması, toplumları mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya götürür. Durkheim toplumsal değişmenin temelinde işbölümünü dolayısıyla teknolojiyi esas neden olarak görür (KAYA,2012:115).
Durkheim tarafından geliştirilen modernleşme perspektifinde modernleşme, hızlı ve köklü sosyal değişmelerin toplumsal alanda bazı patolojik sonuçlar (değerlerin zayıflaması, bireyselleşme, yalnızlaşma, yabancılaşma, anomi ve toplumsal bunalımlar gibi) ürettiğini ileri sürmektedir (KIYMAZ,2013:130). Durkheim kronik anomi üzerinde odaklanmıştır. Anomiyi merkeze aldığı “İntihar” adlı çalışmasında Durkheim, modern toplumda toplumsal dayanışmanın zayıflayan yönleri üzerinden bireyin toplumla olan bağlarını sosyolojik analizine girişir. (KAYA, 2012: 116). Durkheim, endüstrileşmenin Fransız toplumunda yarattığı köklü değişmelerin suç oranlarını arttırdığını ileri sürmüştür. Ona göre, Fransız toplumunda gerçekleşen hızlı sosyal değişme, geleneksel değer ve normların zayıflamasına yol açarak, anomik olarak tanımlanacak koşulların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Emile Durkheim’e göre anomi ise, suç oranlarının artması ile ilişkili bir unsurdur. (KIYMAZ,2013:130).
Modernleşme olgusunun suç üzerindeki etkisi, modernleşme ile birlikte toplumda meydana gelen ekonomik, teknolojik, siyasal ve demografik gelişmelerin sosyal ve kültürel alanda yarattığı unsurlar üzerinden çözümlenmektedir. Çünkü bu alanda meydana gelen gelişmeler toplumda önemli sosyal değişmeleri tetiklemektedir. Modernleşme süreci ile birlikte; kentleşme düzeyinin artması, aile kurumunun zayıflaması, alkol ve uyuşturucu alışkanlığının gelişmesi, kültürel farklılığın ve çatışmanın artması, geleneksel değer ve bağlılıklarının zayıflaması ve enformel sosyal denetimin çözülmesi gibi gelişmeler doğrudan suç oranları ve suç kalıpları üzerinde etkili olmaktadır (KIYMAZ,2013:130). Durkheim’in aynı zamanda modern toplumun yol açtığı bunalımları anomi ve intihar konuları üzerinden tartışmaya açması, modernleşmenin sosyal ve bireysel travmalarına dikkat çekmesi bakımından önemlidir (KAYA, 2012:117).
Osmanlı Devletinde ise değişimin ve modernleşme çalışmalarının hızı özellikle Tanzimat yıllarından sonra artış gösterirken, istikameti de belirginleşmeye başlamıştır. Bu istikamet, Batı tipi laik bir devlet ve toplumsal hayat düzenidir. Bu yeni sisteme daha kısa olarak ,modern devlet ve toplum ‟ sürece de , modernleşme ” denilebilir. Bu süreç Islahat Fermanı ile temel doğrultusunu bulmuş, II. Abdülhamid döneminde belirginleşmiş, II. Meşrutiyet döneminde sistemin işleyiş projeleri oluşturulmuş, yapılmak istenenler ana hatları ile planlanmış, Mustafa Kemal’le ise meşruiyet kazanarak, sonun başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı ve gerçekleştirilen inkılâplar söz konusu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Şüphesiz Cumhuriyet inkılâplarının en önde gelen ismi ve mimarı Mustafa Kemal’dir. Ancak Cumhuriyet’in ilanı dâhil, diğer bütün inkılâpların II. Mahmud’a kadar uzanan bir fikrî hazırlık evresi ve evrimi söz konusudur. Bu süreklilik bu güne kadar fazla vurgulanmamış olsa da özellikle Şerif Mardin, Kemal Karpat, Selim Deringil, Şükrü Hanioğlu, Mehmet Ö. Alkan ve Bedri Gencer gibi araştırmacılar Osmanlı modernleşmesinin Cumhuriyet’e uzanan sürekliliğine değinmişlerdir (GÜNDÜZ, 2010:1069).
Osmanlı Devletinin son döneminde üç yeni düşünce akımı ortaya çıkmıştı. Bu akımlardan ilk ortaya çıkanı Osmanlıcılık olup 19. Yüzyılın sonlarına doğru İslamcılık ve onu da Türkçülük akımı izlemiştir. Bu akımın öncülerinden biri de Emile Durkheim etkisindeki Ziya Gökalp’dir. Bu bağlamda Ziya Gökalp Türkçülük ve muasırlaşma fikrine ağırlık vermek sentezci bir düşünce akımını benimsemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih tezinin önemli bir teorisyen olarak din de dahil olmak üzere toplumun her alanında modernleşmeyi savunmak laik ve Batıcı bir çizgiyi temsil etmektedir (KAZÇMAZOĞLU, 2013:144).
Gökalp ve arkadaşlarının Yeni Hayat adı verdikleri milliyetçi yönelim, başlangıçta kültürel ağırlıklı olup Yeni Lisan başlığı ile 1911’de kamuoyuna duyurulmuştur. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Cenip Yöntem’in önderliğinde çıkarılan Genç Kalemler dergisi ile dilin Türkçeleşmesi ve sadeleşmesi hedeflenmiştir (KAÇMAZOĞLU, 2015:81).
Gökalp modernleşme yaklaşımını Durkheim sosyolojisinin uygulamasıyla millet, hars (culture), medeniyet, milli mefkure (ideal) gibi mefhumlar ilmi bir metotla işlemiştir (TUNAY,2016:76). Türkçülük akımına göre nasıl ki millileşmek asla Batılı olmaya engel değilse Türkler Batı medeniyetine akıl ve ilim ile mücehhez oldukları halde bir Türk-İslam kültürü yaratmaya çalışmışlardır. Ziya Gökalp, Batılılaşmak isterken İslamcılığı da, Osmanlılığa da bırakmamıştır. Bu bakımdan gelenekçi olduğu da söylenebilir.
Gökalp, bir düşünür ve eylem adamı olmanın yanında aynı zamanda bir ideologdur. Cumhuriyet rejimine dayalı yeni bir ulus-devlet yaratma ve devletin ideolojisinin oluşturulması sürecinde M. Kemal, Gökalp’tan fazlasıyla yararlanmıştır. 1923 yılında yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı çalışması Cumhuriyet Türkiye’sinin modernleşme sürecindeki temel ideolojisini biçimlendirmiştir. Gökalp, Doğu kültürünü dışlamadan Batı kültüründen de yararlanarak yeni bir sentezik “kültür modeli” oluşturmaya çalışmıştır. Gökalp, Türk siyasal, sosyal ve düşün hayatına önemli etkilerde ve katkılarda bulunmuş bir düşünür, siyaset ve eylem adamıdır. Tanzimatla başlayan Türkiye’nin modernleşme ve Batılılaşma serüveninde önemli bir köşe taşıdır (MAZLUM ,GÖLBAŞI, 2009:226). Gökalp’in medeniyet ve hars ayırımı pratik endişelerden kaynaklanmaktadır. Batı medeniyeti içerisinde yer alarak, modern bilim ve teknolojiye ulaşmak, bağımsız, modern bir devlet kurmak. Gökalp’ın ideali Batı’dan medeniyet adını verdiği teknoloji ve bilimi alarak Türk ve Müslüman kalmaktır. Türkler Tanzimatçıların ikiliği yerine tam olarak Batı medeniyetinin değerlerini benimserlerse ve hars adını verdiği kültürü halktan alarak yaratabilirlerse bunu yapmaları mümkün olacaktır.
Ziya Gökalp’e göre o devirde memleketimizde üç fikir akımı vardı: Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık. Bu üç fikir akımı da o günün hakiki ihtiyaçların doğmuştu. Ziya Gökalp’in amacı o dönem içerisinde birbiri ile mücadele eden ve zaman içerisinde birbirine hasım hâle gelen üç fikir hareketinin müşterek noktalarına vurgu yaparak iç barışı sağlamaktı. Aynı zamanda bütün güçlerini zor zamanda birbirlerine karşı kullanmak yerine ülkeyi uçurumdan kurtaracak fikir geliştirmelerini sağlama endişesiydi. Ona göre, muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi savaş gemileri, otomobiller, uçaklar yapıp kullanabilmek demekti. Muasırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değildi. Türkleşmek, İslamlaşmak mefkûreleri arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla muasırlaşmak arasında da bir çekişme mevcut değildi. Belirli tarihe kadar, Batı’nın hangi özelliklerini almak gerektiği yolundaki yüz yıllık bir tartışmaya Ziya Gökalp da katılır. Ona göre, “Avrupa’dan yalnız ilmi ve amelî aletlerle fenlerin iktibası” gerekliydi. Bu akımların üçünü de kabul ederek, bunların, bir ihtiyacın üç muhtelif noktadan görülmüş safhaları olduğunu anlayarak “muasır bir İslam Türklüğü” yaratmak gerekliydi (Ziya Gökalp 1976: 12). Ziya Gökalp’ın en fazla eleştirildiği husus “medeniyet ve hars” konusundaki yaklaşımıdır. Dönem içerisindeki pratik endişelerden kaynaklanan bu ayırım Türk modernleşme hareketinin karakterini ve sürecini de yansıtmaktadır.
Bu iki sosyoloğun bilgileri ışığında benim modernleşmeye bakış açıma gelirsek ben benzerlikler kurarak ilerlemek istiyorum. Benim görüşümce modernleşmeyi Karadeniz ikliminde, 3000m yüksekliğinde üretilen deli bala benzetiyorum. Halk arasında bu balın fazla tüketilmesine bal tutulması (bir tür zehirlenme) dendiği gibi Batı kültürünün fazla tüketilmesi de bir tür Batı tutulması yaptığı görüşündeyim. Evrimci sosyologlarca modernleşme her daim ileriyi, iyiyi temsil etmek de. Fakat geride erozyona uğramış bir toplumdan sağlıklı bir gelecek beklemek imkansız olurdu. Yani bu noktada değerli hocamız Ziya Gökalp’in fikri hazinesinin kuşkusuz katkısı ile Batılılaşmayı doğru bulurken Türklüğümüzün değerlerinin unutulmaması gerektiği kanısındayım. Bu noktada Ziya Gökalp’ten ayrıldığım nokta İslam’ın ritüeli olarak var saydığımın çoğu noktanın aslında Arap toplumunun gelenekleri olduğunu atlayıp bununda bizi kültürel bir erozyona uğrattığını fark etmeyişimiz.
Bu bağlamda Türkiye’nin modernleşmesi bipolar bir süreç izlemektedir. Çünkü Doğululaşmayı din; Batılılaşmayı modernlik sanmaktayız. Ve toplum kendi kültürünü demode olarak algılamaya alıştırılmış durumda.
SONUÇ
1910’lu yıllarda Ziya Gökalp’in Durkheim’ın eserleri ve sosyoloji ile tanışması onun fikir hayatının en önemli aşaması oldu. Hars Ziya Gökalp’in Emile Durkheim’ın “culture” kavramının Türkçeleştirme çabasının ürünüdür. Medeniyet yine kendi terminolojisi çerçevesinde muhtevasını onun doldurduğu bir kavramdır. Bu tanımlama, kavramlaştırma ve sistemleştirme faaliyeti ile teoriyi tarihe ve o güne uygulama teşebbüsü onun gayesi ile uyumludur. O, bu çabalarıyla kendi döneminin Türkiye’sinde bağımsız, sanayileşmiş, şehirli, Türk ve Müslüman kalabilmenin imkânlarını araştırmaya çalışıyordu.
Durkheim, Batı Avrupa’da hızlı sanayileşme ve kentleşmenin yarattığı toplumsal meselelere çözüm aramak üzere düşünce üretmeye çalışıyordu. Durkheim’ın “anomi” adını verdiği geleneksel toplumlardaki gelenek ve kuralların modern şehir ve iş hayatında yıkıldığı ve yerine yenilerinin konulamadığı bir çağ egemendi. Bu kavram Durkheim’ın toplumsal düzene verdiği değerle doğru orantılı olarak değerlidir fakat Ziya Gökalp Durkheim’ın etkisinde kalmış olsa da bu kavram üzerinde durmamıştır.
Ziya Gökalp’ın Durkheim’ın eserleri ve sosyoloji ile karşılaşması onun Türk toplumunu anlamak, çöküşten ve parçalanmaktan kurtarmak için adeta sihirli bir anahtar olmuştur. Durkheim’ın fikriyatı onun zihnindeki sorulara cevap vermek veya Osmanlı toplumunun meselelerine çözüm bulmak için düşünce geliştirmeye müsait ve sistematikti temeli oluşturmuştur. Ziya Gökalp Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımını benimsemiş bir düşünürdür. Gökalp, Durkheim’ın fikriyatıyla Osmanlı toplumunun meselelerini ele almaya çalışmıştır. Ancak, Ziya Gökalp Durkheim’ın fikirlerinden Türk toplumunu çözülmekten, iç çatışma ve kargaşalıklar ile bölünüp parçalanmaktan kurtarmak üzere ve yeni bir Türk sosyolojisi kurmak için incelemiştir.
Dayanışma kavramını Ziya Gökalp Durkheim’dan almıştır. Durkheim tarım ve kır toplumlarının dayanışmasına mekanik, şehir toplumlarının dayanışmasına organik dayanışma adını vermektedir. Ziya Gökalp, bu iki dayanışma türünden de söz ettikten sonra bu kavramı millete uygulamıştır. O dayanışma kavramının yanında “millî dayanışma” kavramını da kullanmaktadır (Ziya Gökalp 1981: 37- 38).
KAYNAKÇA
- Birey Ve Toplum Dergisi, Güz 2012 . Cilt 2 . Sayı 4 “Klasik Sosyolojik Perspektifte Modernleşme Tartışmaları” Mahmut Kaya
- Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi , Cilt: 23, Sayı: 1, Elazığ-2013 “Modernleşme Ve Suç: Kuramsal Açıdan Bir Bakış” Zahir Kızmaz
- Mustafa Kemal Ve Erken Cumhuriyet Dönemi Eğitim Ve Kültür Hayatına Abdullah Cevdet’in Etkileri 2010 Mustafa Gündüz
- Ziya Gökalp, (1976b), Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Tc. Kültür Bakanlığı Yayınları, (Hazırlayan: İbrahim Kutluk).
- Türk Toplumunun Çağdaşlaşmasının Kavşak Noktasında İdealist Bir Dava Adamı Ziya Gökalp: Aydın Kavramı Intellectual Ahmet Mazlum Haydar Gölbaşı
- Ziya Gökalp, (1981), Makaleler Vııı, Ankara: Tc Kültür Bakanlığı Yayınları, (Hazırlayan: Ferit Ragıp Tuncor).

